Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -3-
Sinoplu Diyojen Konuşuyor
Sinoplu Diyojen, M.Ö. 412 veya 404 – M.Ö. 323 yılları arasında yaşamış bir filozoftur. Kinik (Cynic) felsefe okulunun en tanınmış temsilcisidir ve özellikle sade yaşam tarzı, toplumsal normlara meydan okuyan davranışları ve sivri zekâsıyla bilinir.
Bir gün bir fener bulup, gündüz vakti elinde bu fenerle dolaşıp sanki hiçbir şey göremiyormuş gibi feneri insanların suratına tutarak çevresine bakıp bir şeyler arıyor. En sonunda birisi dayanamayıp kendisine "Gündüz vakti fenerle ne arıyorsun sen be adam?" diye sorunca "İnsan arıyorum" cevabını veriyor. İşte böylesi bir filozof günümüz Türkiye’sinde yaşasaydı acaba bugün bizlere ne derdi:
Ey Türk Halkı!
— Gündüz gözüyle, elimde fenerle sokak sokak dolaştım. Pazara gittim, insanların sesini dinledim. Okula girdim, kitapların kokusuna baktım. Meclis önünde durdum, sözlerin tartısını ölçtüm. Camide, kahvede, metroda, stadyumda, alışveriş merkezinde dolaştım. Ama bulamadım...
— Neyi mi?
İnsan’ı!
— Kalabalık gördüm, ama yalnızlık kokuyordu. Kahkahalar duydum, ama içlerinde keder vardı. Bayrak sallayanlar gördüm, ama adaleti aramıyordu. Herkes bir şey satıyor: umut, dua, başarı, bilgi, vicdan... Hepsi pazarda.
— Sordum birine: “Sen kimsin?”
Dedi: “Ben bir etiketim. Mesleğim, partim, mezhebim, takipçi sayım kadar varım.”
Başka birine sordum: “İyilik yaptın mı hiç?”
Dedi: “Yaptım. Ama paylaşmadım ki beğeni gelmedi.”
— Bazısı aç, ama vicdanı tok. Bazısı tok, ama gözleri doymuyor.
Çocuklar ekranla büyüyor, büyükler şikayetle. Herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor. Herkes haklı, kimse doğru değil.
— Fenerim titredi bir yerde. Bir gencin gözünde bir ışık gördüm.
Sordum: “Sen ne istiyorsun?”
Dedi: “Adil bir hayat, temiz bir gelecek, doğruyu söylemekten korkmayan insanlar.”
Dedim: “İşte bu, insan olmaya yakın.” Ama sonra onu da susturdular. “Senin yaşın kaç?” dediler.
Ey Türk halkı!
Elinizde en akıllı telefonlar, kafanızda en boş düşünceler var. Düşünmekten korkar olmuşsunuz çünkü düşünmek rahatsız eder; sizse rahatınıza düşkünsünüz. Ben bir fıçıda yaşadım, sizse dört duvar arasında hapsolmuşsunuz. Aradaki fark şu: Benim zincirim yoktu, sizin duvarlarınızdan çok, kafalarınızda zincirler var.
Herkes konuşuyor ama kimse bir şey söylemiyor. Herkes koşuyor ama nereye gittiklerini bilen yok. Yalanlara alkış tutuyor, gerçeği susturuyorsunuz. Hakkı arayana deli diyorsunuz, dalkavuğa profesör unvanı veriyorsunuz.
Sizin tanrınız etiket, tapınağınız alışveriş merkezi, peygamberiniz ise ‘fenomen’ olmuş.
Erdem nedir, bilmezsiniz. Cesaret mi? Onu da sadece dizilerde görüyorsunuz.
Hak, hukuk, adalet... bunları ya sadece tribünde bağırırsınız ya da işinize geldiğinde hatırlarsınız.
Çocuklarınıza dürüst olun diyorsunuz, sonra ilk fırsatta yalanla iş bağlıyorsunuz. Sonra da “Bu devirde böyle,” diyerek kendinizi aklıyorsunuz. Devir değişmedi, sadece sizde utanma kalmamış.
Ey insanlar, utanmıyorsunuz!
Kendinize ev alırken üç kat düşünüyorsunuz da bir yalanı satın alırken neden hiç düşünmezsiniz?
Gerçek özgürlük, istediğini yapmak değil; yapmaman gerekeni bilmekle başlar.
Ben malı mülkü terk ettim, çünkü onlara sahip olmaktan değil, onların bana sahip olmasından korktum. Siz ise eşyaya tapar hâle gelmişsiniz. Ve hâlâ “ülke nereye gidiyor” diye soruyorsunuz. Size söyleyeyim: Ülke nereye gidiyorsa, siz de oraya gidiyorsunuz. Çünkü siz, ülkenin ta kendisisiniz.
Ama hâlâ bir umut var.
Eğer bir gün fenerle sokaklarda dolaşan birini görürseniz, ona kulak verin. Çünkü o, sizi değil; içinizdeki insanı arıyordur. Ve eğer bir gün, bir çocuk sizden “Ben kimim?” diye sorarsa, önce siz kendinize cevap verin. Ben kimim?
Ben Diyojen’im.
Fenerim size tutulsun diye değil, Karanlığınızda kendinizi görün diye yanıyor.
Siz kendi gölgenizden korkarken, ben fenerle gerçeği arıyorum. Ve hâlâ soruyorum: “İçinizde insan olan var mı? Yoksa... sadece kalabalık mıyız?”
“Gölge etmeyin bana. Bir şey istemem. Sadece sizin kendi ışığınızı bulmanızı isterim.”
Arzu Kök