25 Kasım 2017 Cumartesi 14:20:05
» MUHALEFET ŞERHİ

MUHALEFET ŞERHİ

...
Paylas
http://www.bagimsizozgurmedya.com
MUHALEFET ŞERHİ
http://halkgonulluleri.com/halk-tv-seti.asp
Siyaset - 24 Ekim 2017, Salı 21:26:01
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

 ...

 

MUHALEFET ŞERHİ

 

Helal Akreditasyon Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı, AKP iktidarının hataları sonucunda bölgemizde yalnızlaştığımız bir dönemde, İslam coğrafyasından AB ülkelerine kadar izlenen son derece hatalı bir dış politika ve ekonomi vizyonunun gölgesinde Meclis’e sunulmuştur.

 

Tasarı, özellikle ithal ürünlerin iç piyasamızda yoğunlaştığı, Sırbistan’dan 5 bin ton et, 15 bin ton ham ayçiçek yağı ve buğday, Bulgaristan’dan saman, Kanada’dan mercimek ithalinin Türk çiftçisini ve üreticisini tükenişe sürüklediği, tüketicinin pahalı ithal ürüne haklı tepki gösterdiği dönemde, yerli üretim, maliyet ve pazar sorunları altında gündeme gelmiştir. Tasarı, Et ve Süt Kurumu’na yıl sonuna kadar tanınan 20 bin ton karkas et ithalatı yetkisinin ihlal edilerek alımın 55 bin ton üzerinden yapıldığı ve belli firmaların kayırıldığı iddiaları altında görüşülmektedir. “Helal-haram ürün ya da hizmet” tartışmasının iç piyasalardaki ürün ve hizmetlerin kalitesinin önüne geçerek piyasadaki algıyı din eksenli olarak yönlendirme ihtimali, pazar ve maliyet sorunu yaşayan birçok üreticimizi doğrudan etkileyebilecektir.

 

İktidar, bölge ülkelerinden gelebilecek uzun vadeli yatırımları ülkemize çekememiş, ihracat kanallarını kendi siyasi hatalarıyla daraltmış, bölge ekonomileriyle dostane ve sürdürülebilir ilişkiler geliştirememiştir. Ekonomimiz ithalata, tüketime ve borçlanmaya, sıcak paraya dayalı olarak yürütülmüştür, piyasalar yeni bir krizin eşiğine gelmiştir.

 

Hükümet, 52 milyar TL’lik yasal borçlanma yetkisini aşmış ve yeni torba yasa tasarısı yoluyla, ek bütçe dahi sunmadan, 37 milyar TL’lik ek borçlanmaya başvurmuştur. Cari açık geçen yıla göre 4 milyar Dolar artarak 27 milyar Dolar’a varırken, net dış kaynak girişi gerilemiş, geçtiğimiz yıla kıyasla cari işlemler dengesi performansı kötüleşmiş, ödemeler dengesinin finansman ayağı daha fazla bozulmuştur. Açıklanan yüzde 5 civarındaki büyüme istihdam yaratmamış, işsizlik oranları yüzde 10.7 seviyesinde seyretmiş, piyasaları rahatlatmamıştır. Bütçe açığımız bir yıl içinde üç kat artarak 31.6 milyar TL’ye varmış, özel sektörün döviz cinsinden borcu 233 milyar Dolar’a ulaşmıştır. Dış kaynak girişinin niteliği geçen yıla göre kötüleşirken, yabancıların uzun vadeli yatırımları değil, gayrimenkul alımları ve mevduat, bono, hisse senedinden oluşan sıcak para girişi yaklaşık yüzde 42 artış göstermiştir. Bu artışlar dövizde, altında ve borsada sürekli iniş ve çıkışlara neden olmuştur. Türkiye Varlık Fonu, kamu kaynaklarının yönetiminde başarısız olduğu gibi, uluslararası bankalara kredi için başvurmuştur.

 

            2018 yılı bütçe hedeflerine göre vatandaşımızın cebinden son vergi zamlarıyla birlikte fazladan çıkacak vergiler toplamda yaklaşık 59 milyar TL’dir. Yaklaşık olarak, gelir vergisinde 15 milyar TL, MTV’de 2.5 milyar TL, Dahilde KDV’de 17.7 milyar TL, ÖTV’de 11.4 milyar TL, Banka Sigorta Muamele Vergisinde 2.1 milyar TL, damga vergisinde 2.6 milyar TL, harçlarda 4.3 milyar TL, para cezalarında 2.9 milyar TL, veraset-intikal vergisinde 385 milyon TL, ev sahiplerinin götürü gider hakkındaki düşüş nedeniyle 1 milyar TL fazladan vergi ödeyecek olan vatandaşımız, Helal Akreditasyon Kurumu’na ayrılacak bütçe ve tasarıda Kuruma tanınan muafiyetler, maaşlar, harcırahlar, bina ve makam giderleri, kanuni ayrıcalıklar nedeniyle yeni bir giderin ve israfın eşiğine getirilmektedir. 2018 yılında kurumlar vergisine getirilecek zamla 6.4 milyar TL ek gelir sağlanması, sigara kağıdından alınacak ÖTV vergisiyle 1 milyar TL ek gelir kaydedilmesi öngörülmüştür. 2018 bütçesi dahilinde, tasarruf adıyla çıkılan yolda, 268 aracı bulunan Saray’a 38, Diyanet İşleri Başkanlığı’na 35 yeni araç alınması öngörülmekte, genel bütçeye tabi kamu kuruluşlarına toplamda 4 bin 500 araç alınması planlanmaktadır. İktidarın tasarruf tedbiri kararları askıda kalmıştır.

 

Yaşanan sorunlu süreç çerçevesinde; Cumhuriyet Halk Partisi, Müslüman nüfusun yoğun yaşadığı ülkelerle olan sorunlu diplomatik, ekonomik, ticari ilişkilerin diyalog zemininde acilen düzeltilmesi ve bu ülkelerle yapılan ürün ve hizmet ihracatının artmasından yanadır. Tasarının daha fazla ürün ve hizmet ihracatı yapmayı hedeflediği Müslüman nüfus yoğunluklu pazarda ülkemizin söz sahibi olması ortak hedefimizdir. Ancak bu hedefe böyle bir kurumsal yapıyla, mevcut ekonomi yönetimi anlayışıyla ve dış politika tutarsızlıklarıyla ulaşılamayacağına inanıyoruz.

 

Ülkemiz, “AB mi, Şangay Örgütü mü?”, “İslam dünyası mı, AB mi?” ayrımında bir tercih yapmak durumunda bırakılmamalı; bu ittifakları tümüyle ekonomik, siyasi, diplomatik ilişkilerini çatışma ve gerilimin tarafı olmadan, dengeci ve uzlaşmacı bir tutumla geliştirmelidir. Türk Dış Politikası’nın bölgedeki onurlu birikimi, benzer tarihsel dönemeçlerdeki tutarlı ve kararlı tavırları hatırlanmalı ve devletimizin bölgesel saygınlığı yeniden kazanılmalıdır. Bölgede sözde değil, özde bir liderlik politikası izlenmelidir.

 

AKP eliyle ülkemize yaşatılan krizler göz önüne alındığında, tasarıda geçen ve Komisyonumuzda da dile getirilen, “İslami ürün ve hizmet pazarının lider ülkesi olma” iddiası gerçeklikten uzaktır. Müslüman nüfus yoğunluklu coğrafyanın ve Batı ülkelerinde yaşayan Müslüman nüfusun ülkemize olan ticari güveni ve siyasi saygınlığımız bu iktidar döneminde erimiştir. Tasarı, bu hedefi göz önüne alındığında bizzat iktidarın hataları yüzünden, sorun yumağıyla doğmaktadır.

 

İhracatımızın en yoğun yaşandığı Batılı ülkelerle sorunlarımız büyürken, Müslüman yoğunluklu nüfusun olduğu birçok devletle diplomatik krizler sürerken, tasarıda belirtilen amaçlara kısa sürede ulaşmak ve bu krizleri çözmeden 50 personelle göreve başlayacak Helal Akreditasyon Kurumu’na ağır sorumluluklar yüklemek gerçekdışıdır ve inandırıcı değildir.

 

Aşağıda açıklanacağı üzere, tasarı “helal akreditasyonu” alanında ülkemizin “merkez konumunun güçlendirilmesi”ne adanmıştır, ancak Kurumun gelirleri sıralanırken küresel İslami pazarlarda ülkemizin ürün ve hizmet ihracatının uzun ve kısa vadede bu Kurum vasıtasıyla hangi boyutlara ulaşabileceği somut rakamsal verilerle ortaya konamamıştır. Yapılan hesaplamalar daha çok Kurumun gelir ve gider öngörüleriyle sınırlı kalmış, genel gerekçede belirtilen İslami ürün ve hizmet pazarının büyüklüğünde hangi paya talip olunduğu ve bunun hangi araçlarla başarılabileceği yönünde gerçekçi bir etki analizi yapılmamış, Komisyon görüşmelerinde de iyi bir vizyon ortaya konamamıştır.

 

Tasarı, ihracatçılarımızın, üreticilerimizin –kısa ve uzun vadede- pazardan elde edebileceği ekonomik, finansal, ticari getirileri somut verilerle analiz etmekten uzak kalmıştır. Konunun lojistik, finans, tekstil, turizm, kozmetik gibi geniş başlıklardaki üretim ve hizmetlerin iç piyasalarımızda hangi etkileri doğuracağı yönündeki ısrarlı sorularımız tatmin edici biçimde yanıtlanmamıştır. Bu Kurumun “haram-helal” tartışmasının odağı olacak bir piyasa yaratacağı, ayrımcılığı körükleyeceği hususu dikkate alınmamış ve gözardı edilmiştir.

 

            Geleneksel devlet politikamızın iktidarların günübirlik hesaplarının üzerinde ilerlemesi gerekirken, dış dünyada siyasi iktidarın hataları sonucundaki algılanışımız olumsuz yönde değişmiştir. Bu hatalar Türk çiftçisini ve hayvancısını, sanayicisini, turizmcisini, esnafını son derece sancılı bir sürece itmiştir. Coğrafyamızda laikliğin tüm sosyal ve iktisadi hayatı doğrudan belirlediği, kazanımlarımızın iktidar eliyle laiklikten taviz verildiği için yitirildiği bir dönemi yaşamaktayız. Hükümet bu dönemde yasalarla, partizanlaşmış idare ise kimi uygulamalarıyla açıkça devleti yeni bir borç krizinin, israfın, uluslararası itibar kaybının, tümüyle değersiz bir yalnızlığın içine itmektedir.

 

Bugün İslam coğrafyasıyla yaşadığımız krizlerin temelinde, komşu sınırlara saygı duymayan, ulusal çıkar ile şahsi çıkarlarını karıştıran, dış politikayı iç politikaya malzeme eden, süreklilik yerine günübirlik dış politikayla, devletlerin çoğunlukla ulusal hükümetlerini, meşru siyasi aktörlerini değil mezhep ve din eksenli gruplarını muhatap sayan bir çarpık anlayış yatmaktadır. Oysa laiklik, sadece inançta değil, doğrudan ekonomi ve dış politika modelinde de kendisini gösterir. Devlet-birey ilişkisinde devlet nasıl ki vatandaşın inancında tarafsız kalması gerekiyorsa, bölgemizde de ticaretin, sanayinin gelişimi için öncelikle meşru siyasi aktörler muhatap sayılmalıdır. Rejimleri arka planda görerek, ikincil sıraya iterek atılan her adım bize yalnızlaşma olarak geri dönmüştür. Çiftçimiz, üreticimiz, sanayicimiz, laik devlet modelinden taviz verenlerin bu hatalı tercihlerinin bedelini ödemektedir.

 

İktidar partisi, İslam coğrafyası üzerine geliştirdiği dış politikadaki söylemiyle, devletin yıllardır özenle kurulmuş olan dışişleri birikimini heba etmiş ve kişiselleştirmiştir. Şimdi bu hatalardan acilen dönüşü tartışmak, İslam ülkelerinin içişlerine karışmadan bölgede yeniden denge unsuru olmak, kurulması öngörülen bu kurumun da yol haritasını doğrudan etkileyecektir. İslami küresel pazarda söz sahibi olabilmek için, hükümetin bu Kurumdan önce hatalı hamlelerini düzeltmesini bekliyor, komşularla ilişkileri iyileştirecek bir ticaret anlayışını savunuyoruz. Bunlar yapılmadan yürütülecek İslami kurallara dayalı ticaret İslam dünyasında bize beklenen faydayı sağlamayacak, bu Kurumla oluşan hayaller ortada kalacaktır. Ayrıca, bu adımın AB, Orta Asya, Orta Doğu, Afrika, Uzak Doğu ve Amerika’da hesaplamadığımız bir pazar kaybına neden olup olmayacağı tartışılmalıdır.

 

Bu şartlarda, yaklaşık 1,9 trilyon Dolarlık ürün ve hizmet harcaması yapan, finans sektörüyle birlikte değeri 3,9 trilyon Dolara varan Müslüman nüfusun harcama pastasında ülkemizin söz sahibi olamama sorunu, kurumsal ve yasal mevzuat eksikliklerinden değil, siyasi ve diplomatik hatalarda aranmalıdır. Bu hatalar, kurumlar kurmadan önce kararlı bir dış politika ve ekonomi politikası değişikliğiyle giderilebilir. Zira kamu kurumları ve Türk girişimciler, devletimizin uluslararası itibarıyla dış dünyada kendilerine yer edinecektir.

 

Bu tasarı dahilinde tartışılması gereken diğer bir nokta, helal ürün ya da hizmet ihracatının ve iç piyasada bu “helal” belgeli geniş ürün ya da hizmet yelpazesinin nasıl düzenleneceğidir. Tasarının gerekçesinde yer alan fakat tasarı maddelerinde ayrıntılandırılmadığı üzere, konu sadece gıda boyutuyla sınırlı olmayıp helal finans, tekstil, kozmetik, lojistik, turizm, eczacılık vb. alanlara genişlemiştir. Bu başlıklarda kapsamlı bir değerlendirme yapmadan, getirilen düzenlemenin ülke ekonomisine katkısını, fayda-maliyetini ölçebilmek zordur.

 

“Helal” akreditasyon işlemleri gerçekleştirilerek iç piyasaya ürün ve hizmet sürenlerin dışında kalan ve bu sertifikayı almadan iş yapma tercihinde bulunan sanayici, üretici ve esnafımızın iş kanallarının daralma tehlikesi karşısında bu tasarının aldığı somut bir önlem yoktur. İç piyasada –uzun vadede- “helal olan-olmayan ürün”, “helal pazarlama”, “helal marketleşme” tartışmasının genişlemesi, toplumun halihazırda kutuplaştırılmış olan algısının üretim, tüketim ve pazarlama kanallarına doğru genişlemesi tehlikesini taşıyacak ve piyasada ikilik yaratacaktır.

 

Tasarı, gerekçesinde açıklamadığı ve önlemini almadığı kritik bir sonuca da yol açabilecektir. Müslüman ürün ve hizmet piyasasına girmek isteyen kimi yabancı şirketlerin, Müslüman ortakları kullanmak yoluyla kalitesiz, rekabet kurallarını yok edecek kimi ürünleri iç piyasaya sürerek, “helal ürün/hizmet” belgesi yoluyla birçok üreticiyi iflasın eşiğine getirmesine neden olabilecek ve haksız rekabete yol açabilecektir. Sorunun özellikle iç piyasada tekstil, turizm/seyahat, kozmetik, lojistik, finans, ecza ürünleri gibi alanlara genişlemesi ve “helal ürün/hizmet” ayrışmasının ekonomik, toplumsal bir soruna dönüşmesi durumunda mevcut tasarının piyasada etkin önlem alacak mekanizması yoktur. Tasarı metninde açıkça düzenlenmesi gereken birçok temel önlem ve kurallar yönetmeliklere bırakılmıştır.

 

Tasarı, AKP iktidarının dış politika hataları nedeniyle hedeflerine ulaşmaktan uzaktır. “Helal belgesi”ne sahip ürün ve hizmetler yoluyla ulaşılmak istenen İslami piyasalardan bizzat AKP’nin hataları politikaları eliyle uzağa düşülmüştür. Tasarının öngördüğü Helal Akreditasyon Kurumu, neyin “helal” ya da “haram” olduğuna karar vermeyecektir. İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesinde kurulan ve merkezi İstanbul’da olan, 36 üye ülkeye sahip İslam Ülkeleri Standartlar ve Metroloji Enstitüsü (SMIIC)’in çalışmaları, dünya genelindeki piyasalarda helal ürün standartlarının belirlenmesi ve devletler arasındaki kuralların uyumlu hale getirilmesine dönüktür. Tasarıyla öngörülen Kurum “helal” değerlendirmesi yapmayacak, ülkemizde ve yurtdışında yerleşik helal uygunluk değerlendirme kuruluşlarına “helal akreditasyon hizmeti” verecek, helal uygunluk değerlendirmesi yapacak kuruluşların hizmet alanı için idari kuralları belirleyecek, ulusal ve uluslararası standartlarda oluşmuş kurallara uyulması için çalışacaktır. Tasarıya göre; Helal Akreditasyon Kurumu, SMIIC bünyesinde oluşmuş standartlar dahilinde helal uygunluk değerlendirmesi yapan ve özel şirket statüsünde olan helal uygunluk değerlendirme kuruluşlarının sisteme kabulü ve denetlenmesi, piyasada bu kuruluşlara güven sağlanması ve helal belgelerinin ülkeler arasında tanınması için görevlendirilecektir. Halbuki bu helal akreditasyon işlemi, teşkilat içinde değerlendirilip ortak bir karar ile ortaya konulmalı ve daha geniş anlamda uygulama alanı bulmasına olanak sağlanmalıdır.

 

Tasarının öngördüğü Kurumun “idari ve mali özerkliği” savı, teşkilat yapısı ve karar alma süreci ayrıntılı incelendiğinde kağıt üstünde kalmaktadır. Komisyona sunulan “Kısmi Düzenleyici Etki Analizi”nde, bu Kurumun Ekonomi Bakanlığı bünyesinde bir Kurul olarak örgütlenmesi seçeneğinin görüşe açıldığı ancak “Kurulması öngörülen yeni yapının bağımsızlığı ve tarafsızlığının SMIIC standartları çerçevesinde gereklilik olduğu, dolayısıyla böylesi bir Kurulun bağımsızlığa halel getirebileceği” anılmaktadır. Oysa Bakanlık bünyesinde bir daire olarak kurulmadığı için “özerk” olduğu iddia edilen Kurum, tümüyle siyasi otoritenin talimatına açıktır, karar alma kademesi bürokrasinin ve siyasetin gölgesi altında çalışacaktır. Kurum, hükümet açısından bir ekonomik projeden çok siyasi bir proje olarak hazırlanmış görünmektedir.   

 

Tasarının 5 inci maddesinde düzenlendiği üzere, Kurumun Yönetim Kurulu Başkanı doğrudan Başbakan tarafından atanacaktır ve Başkanın en çok kaç defa atanabileceğine dair herhangi bir sınır getirilmemiştir. Tasarının 6 ncı maddesinde düzenlenen ve yılda bir defa toplanması öngörülen Danışma Kurulu, 46 kişilik kamu ve özel sektör temsilcilerinden oluşacaktır, ancak Danışma Kurulunun kendi içinden seçip Bakana önerebileceği bir Başkan adayına tasarıda yer tanınmamıştır. Tasarının ilk halinde 44 üyeden oluşması öngörülen Danışma Kuruluna Komisyonumuzda MÜSİAD ve TÜSİAD temsilcilerinin eklenmesi kabul edilirken, işleyişe doğrudan etkili olacak TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, TMMOB Gıda Mühendisleri Odası, Türk Tabipleri Birliği listeye eklenmemiştir.

 

Yönetim Kurulunun 4 üyesinin de Danışma Kurulu içinden belirlenmesi, ancak Danışma Kurulunun önerisine başvurulmadan doğrudan Başbakan tarafından atanmaları tasarıda öngörülürken; Başkanın tümüyle sektör dışından, Danışma Kurulu Üyesi olma şartı dahi aranmadan atanabilecek olması, özerklik ilkesi açısından düşündürücüdür. Bu haliyle tasarı, 5 yönetim kurulu üyesinden üçünün (Başbakanın atayacağı Başkan ve 2 kamu temsilcisi) doğrudan iktidardan yana tavır alacak olması sonucu özerkliğini sorgulatır haldedir.

 

Bir kamu kurumu olarak örgütlenen, Ekonomi Bakanlığı’nın ilgili kurumu olan bu yapının gerçek anlamda tarafsızlığı ve bağımsızlığı sağlanmak istenseydi öncelikle kamudan bağımsız bir örgütlenme şeması da öngörülebilirdi. Helal ürün ve hizmet konusunda yol almış SMIIC standartlarını uygulayan ülkelerde bunun bağımsız kurullar eliyle de işletildiği, farklı örgütlenme modellerinin denendiği görülmüştür. Konuya ilişkin Bakanlık bilgilendirme dosyasında “bağımsızlık”tan bahsedilmişse de, tasarıda öngörülen örgütlenme yapısı Bakanın kontrolü altında olacak, karar süreci siyasi otorite güdümünde olacak, fiilen özerklikten bahsedilemeyecek bir yapıdır.

 

Danışma Kurulu üyelerinin –özellikle sektör temsilcilerinin- bölge ve sektörel gelişmeler açısından önemli gördüğü dönemlerde belli sayıda imzayla (örneğin Danışma Kurulu üye tamsayısının üçte biri) Danışma Kurulunu olağanüstü gündemle toplantıya çağırma yetkisi de tasarıya konmamıştır. Oysa demokratik ve özerk savıyla hazırlanmış bir örgütlenme modelinde, dünyaya yeni bir model önerdiğini iddia eden bir yapıda, Başkanın fiilen hükümetin sesi olması, Danışma Kurulu tavsiyelerinin yönetim kararlarına oy çoğunluğuyla yansımayacak olması kabul edilemez.

 

Tasarı, Danışma Kurulunun olası tavsiye ve önerilerinin iktidarın işine gelmediği anda dikkate alınmayacağını baştan ortaya koymuştur. Bu da tarafsızlık ve özerklik ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. 5 kişilik Yönetim Kurulunda yönetim kurulu üyelerinden ikisinin kamudan gelecek olması, Başkanın da atamayla geleceği düşünüldüğünde, iktidar istemedikçe hiçbir kararın alınamayacağını ya da Danışma Kurulu görüşlerinin fiilen sonuç vermeyeceğini göstermektedir.

 

Tasarının 5 inci maddesinin birinci fıkrasında; Yönetim Kurulu üyelerinin görev süreleri konusunda “netleştirme” ihtiyacı olduğu gerekçesiyle verilen önerge, üyelerin ara vermeksizin en fazla iki kez atanabileceğini hükme bağlarken, üyelerin toplamda en fazla kaç defa görev alabileceğine dair bir sınır öngörmemiştir. Bu haliyle, bir Yönetim Kurulu üyesinin üç yıllık birer dönem ara vermek kaydıyla sürekli görev almasının önüne engel koymamıştır. Bu haliyle aynı Yönetim Kurulu üyelerinin yıllarca bu Kurumda görev alabilmesinin önü açık tutulmuştur.

 

Ayrıca, 5 inci maddenin üçüncü fıkrasında verilen önergeyle üyelikten düşürmenin koşullarında düzeltmeye gidilmiştir. Başkan ve üyelerden atanma şartlarının bulunmadığı veya sonradan kaybedildiği tespit edilenlerin üyeliklerinin kendiliğinden düşeceği belirtilirken, görevden almada –muğlak bir gerekçeyle- “hizmet gereği ve kamu yararı gözetilerek Bakanın teklifi üzerine Başbakan tarafından görevden alınabileceği” hükme bağlanmıştır. Özerk modelde çalışması öngörülen Kurumdaki görevden alma sürecinde, içinden 4 Yönetim Kurulu üyesi belirlenen Danışma Kurulu üyelerinin görüş ve tavsiyelerine başvurulması öngörülmemiştir. Danışma Kurulu üyelerinin -yasada belirlenebilecek orandakilerinin imzasıyla- Yönetim Kurulu üyeleri hakkındaki görevden alma sürecine ilişkin görüş, tavsiye belirtme olanağı yasada öngörülmemiştir.

 

Tasarının 5 inci maddesinin dördüncü fıkrasında, Yönetim Kurulu Başkan ve üyelerinin herhangi bir helal uygunluk değerlendirme kuruluşu ile idari ve mali ilişkisinin olması veya bu kuruluşların karar alıcı mercilerinde bulunan kişilerle birinci dereceden kan ve kayın hısımlığı ya da evlilik ilişkisi bulunması yasaklanırken, Kurumda önemli idari görev üstlenecek olan Genel Sekreter bu kapsama alınmamıştır.

 

Tasarı, 11 inci maddesinin birinci fıkrasının “ç)” bendinde, muğlak hükümlerle, Kurumun her türlü bağış, yardım vs geliri kabul etmesine olanak tanımaktadır. Yönetim Kurulunun helal uygunluk değerlendirme kuruluşlarıyla ilişkisinde hassasiyet gösteren tasarı, aynı hassasiyeti bağış, yardım, gelir konusunda net hükümlere bağlamamış, genel bir ifade kullanmıştır. Kurumun “tarafsızlığı ve bağımsızlığı etkilemeyecek yardım, bağış vs. gelirler”i kabul ederken uyacağı kuralların neler olabileceğine dair sorularımız Komisyonda tatmin edici bir yanıt bulamamış, bu konuda tasarıya somut hükümler konmamıştır. Bu, kamuda şeffaflık ve hesapverebilirliği olumsuz etkileyebilecektir. Bağış gibi kuruma verilecek olan para vs. yardımların her zaman suiistimal edilebileceği gözardı edilmiştir.

 

Tasarı, son derece önemli bir küresel ticari alanı ve ülke içinde yeni ayrışmalara yol açabilecek hassas bir konuyu, daha çok teşkilat oluşumuyla sınırlı görmüş ve tasarıda belirsiz bırakılan alanların yönetmeliklerle tamamlanacağı açıklanmıştır. “Helal ürün/hizmet” standardına dönük böylesi önemli bir kurumsal düzenlemenin ana hükümlerinin yasada anılmaması ve yönetmeliklerle idareye geniş takdir yetkisi tanınması “yasama yetkisinin devredilmezliği” ilkesi açısından sorunludur.

 

Bu tasarı, “helal ürün ve hizmet” alanında son derece hassas bir çizgide ilerlemektedir. Tasarıda ayrıntısıyla işlenmeyen mal ve hizmet grupları üzerinden düşünecek olursak; tekstil, finans, kozmetik, eczacılık, lojistik, turizm/seyahat vb. hizmetleri “helal” kavramı üzerinden tartışmak, ihracatı İslami helal parantezinden okumak, bunu “İslami” ya da “helal” finans ön adıyla yürütmek ve helal ürün pazarlamasını yurtiçi piyasada sürdürmek, düzenli bir yapı oluşmadığı ve siyasal müdahaleler yaşandığı sürece, kanun gerekçesinde yazmayan sonuçları doğuracaktır. Piyasada hükümete yakın firmaların, İslami kuralları ticari yaşamın merkezine oturtan yeni lobilerin oluşabileceğine, belli ürün ve hizmetlerde tekel oluşmasına zemin hazırlanabileceğine ilişkin uyarılarımız mevcuttur. Tasarı, özellikle iç piyasalarda yaşanabilecek sorunlar üzerine gerekli önlemi almaktan uzaktır. Bu haliyle düzenleme, her ne kadar dış piyasa temelli gözükse de, uygulama sonrasında iç piyasalara da etki gösterebilecek, toplumun “helal-haram” tartışmasıyla ayrışmasına yol açabilecek, bizi de modern dünyadan koparabilecek, yüzünü Batı’ya dönen ve bölgesiyle ilişkilerini yıllardır denge üzerinden yürüten ülkemizin imajını tümüyle sarsabilecektir. Hatta ülkemizi üçüncü dünya ülkeleriyle yan yana getirebilecek bir yapının ortaya çıkma riski çok yüksektir.

 

Komisyon görüşmelerinde sorduğumuz ve ayrıntılı yanıt alamadığımız şu temel sorular, tasarının ekonomik analizinin, fayda maliyetinin, etki değerlendirmesinin, iç piyasalara olası yansımalarının ayrıntılı biçimde yapılmadığını göstermektedir:

 

Bu tasarı dahilinde, Türkiye’nin daha fazla hitap etmek istediği coğrafya ve nüfus karşısında, bu coğrafya ile ilişkimizin halihazırda son derece kötü seyrettiği ülkeleri kıyasladığımızda “İslami” ya da “helal” ürün ve hizmet belgesi nedeniyle imajımız nasıl etkilenecektir? Bizim İslam coğrafyası ile Batı arasında bir tercih yapma lüksümüz yoktur, her yere Türk markasını taşımalıyız, ancak dünyaya kendimizi sadece İslam temelli ve helal ürün/hizmet özelinde tanıttığımız takdirde, Müslümanlığı laik devlet temelinde yaşayan ve bu temelde ticaret yürüten yegane bölge ülkesi imajımızın zedelenmemesine dikkat göstermeliyiz.

 

Bu Kurumun Türk Akreditasyon Kurumu bünyesinde, Ekonomi Bakanlığı’nda bir daire başkanlığı ya da genel müdürlük seviyesinde, özel olarak örgütlenmesi halinde, küresel helal ürün ve hizmet pazarında ülkemiz nasıl bir potansiyeli kaçırmaktadır? Bunun dezavantajları sıralanırken ekonomik fizibilitesi yapılmış mıdır? Bugüne dek helal akreditasyon işlemlerinde ülke olarak hangi somut sorunlarla karşılaştık ki piyasada kayba uğradık? Mevcut yapı iyileştirilerek, ayrı bir kurum kurmadan, israfa başvurmadan, sadece ihracata dayalı bir helal ürün-hizmet standardı geliştirilemez miydi?

 

Kurumun hizmet ve danışmanlık alımında Kamu İhale Kanunu hükümlerine tâbi olmaması hususu tasarıda ayrıntılı biçimde sınırlanmadığı için yeni bir israfa ve suiistimale meydan verilebilecektir. Kurumun mesleki kariyerle işe alınan personelinden ve özel sektör temsilcilerinden alınabilecek bilginin dışarıdan satın alınması uygulaması, devletteki tasarruf ve liyakat hedefinin ıskalanmasıdır, KİT’lerdeki kaynak israfının bir devamı niteliğine bürünebilecektir.

 

Bu Kurum, AKP’li yıllarda kurumların önce ele geçirilmesi, ardından cemaatlere bölüştürülmesinin ardından başlanan yeni kurum kurma ve kadrolaşma adımının devamı olma tehlikesini taşımaktadır. Kamuda liyakatin yok edilmesi bu iktidarın en ciddi kusuru, devleti çöküşün eşiğine getiren hatasıdır. Şimdi bu yeni Kurumun uzman yardımcılığı işe alımında sorulacak mülakat sorularında adayların siyasi eğilimi, inancı, mezhebi, helal-haram gıda tercihleri de sorgulanacak mıdır?

 

Helal belgesinin sadece gıdada değil birçok sektörde işlem göreceğini düşünürsek; Türkiye’nin iç pazarında da helal etiketli ürün ve hizmetlerin satışa sunulması kendi sanayicimizi, esnaf ve üreticimizi bölmeyecek midir? Helal ürün sertifikası almayan ya da başvurmayan işletmeler piyasada din temelli bir rekabet alanında ezilmeye mahkum edilmeyecek midir? İç piyasada ya da ihracata yönelik yarışta adil rekabet şartları, ürünün ve hizmetin “helal” standartları üzerinden değerlendirilmeye başlandığında, “helal” belgesi almayan bir kuruluşun olası pazar kayıpları konusunda değerlendirme yapılmış mıdır? 

 

Kamuoyumuz din ve inanç temelli toplumsal ayrışma ve kutuplaşmaların derinleşmesinden, bunun yaşamın farklı alanlarına sızdırılmasından son derece rahatsızdır. Müftülere nikah yetkisi tanıyan yasanın tartışmalarından hareketle, “İsteyen müftüye, isteyen belediyeye başvurabilir, zorlama yok” diyenler, şimdi de mal ve hizmetlerde “İsteyen helal ürün sertifikasına başvurur, istemeyen başvurmaz” dediğinde, iç pazarda aynı rafta iki ürünü ya da hizmeti görecek müşterinin tercihindeki karmaşayı, ürünün kalitesinden önce etiketin algıyı değiştirebileceği ve bunun piyasada yeni bir ayrışmaya ve tekelleşmeye yol açabileceği düşünülmeli, iç piyasada buna uygun tedbirler alınmalıdır.

 

Dış politika, ekonomi, finans, demokrasi ve insan hakları sicilimizin her bağımsız kurum tarafından eleştirildiği şu dönemde, Türkiye’nin bu ülkelerle ihracat modelini İslami helal ürün ve hizmet temelinde tanımlaması, AB Bakanlığı’na bağlı olan Türk Akreditasyon Kurumu’nun bünyesinde hizmet vermek ya da Ekonomi Bakanlığı’nın dahilinde bir genel müdürlük, daire başkanlığı yerine, “helal” başlıklı yeni bir özerk kamu kurumu kurması, hem ülkemizde hem de dışarıda yeni bir eksen kayması tartışmasını doğurabilecektir.

 

Sorun, yeni bir kamu kurumu kurmadan önce, Türkiye’nin gerek İslam dünyası, gerekse Batı dünyası ile ilişkilerini yeniden gözden geçirecek bir politka geliştirmekle çözülebilecektir. Bu yapılmadan kurulacak kurumlar, tasarıda elde edilen hedefleri gerçekleştirecek bir ekonomik güce, diplomatik ve siyasi saygınlığa kavuşamayacak, Türk girişimcilerimiz yabancı ülkelerden ürünlerini serbestçe, herhangi bir engelle karşılaşmadan pazarlama olanağına sahip olamayacaktır. Böylece, kurumların atıl hale gelmesi, kamuda israftan öte sonuç doğurmayacaktır.

 

Bu yeni Kurum için öngörülen özel bütçe, yeni makam tazminatı, yüksek ek gösterge, bina, personel, yurtdışı ofis giderleri, yönetim kurulu giderleri, 12 nci madde yoluyla geçici ve kadrolu personele kamuda belirlenmiş oranın bir buçuk katı kadar harcırah ödenmesi gibi harcamaların yerine, örgütlenmenin mevcut bir bakanlığın çatısı altında daire başkanlığı ya da genel müdürlük olarak sürdürülmesi ya da tümüyle kamudan bağımsız bir otorite olarak yapılandırılması halinde yapılacak harcamaların kıyaslanıp kıyaslanmadığı, böyle bir etki analizi yapılıp yapılmadığı yönündeki sorumuz Komisyonda yanıtlanmamıştır.

 

 

KURUMUN KAMUYA YÜKÜ BAKIMINDAN;

 

Kurumun kamuya yıllık yaklaşık maliyeti hakkında sunulan Bütçe Etki Raporu’nda anıldığı üzere, Helal Akreditasyon Kurumu’nun başlangıç yılı olması öngörülen 2018 yılı giderinin 3 milyon 887 bin TL, 2019 yılı giderinin 5 milyon 507 bin TL, 2020 yılı giderinin ise 7 milyon 219 bin TL olması öngörülmüştür. Ayrıca, Helal Akreditasyon Kurumu’na genel bütçeden yıllık 3 milyon TL gelir aktarılacaktır.

 

Kurumun yukarıda anılan bu tahmini giderlerinin katlanması şaşırtıcı olmayacaktır. Zira, iktidarın kamuda kadrolaşma serüveni, diğer kurumlarda Kamu İhale Kanunu istisnası tanınmış harcamalardaki performansı, yurtdışı ofis harcamaları, Yönetim Kurulu üyelerine maaş ve toplantı başına ödemeleri, dışarıdan sınırı tanınmamış ölçüdeki hizmet satın alımları düşünüldüğünde, harcamaların israf boyutunu aşması olağandır ve an meselesidir.

 

Helal Akreditasyon Kurumu’nun 2018 yılı personel giderinin başlangıç için 1 milyon 308 bin TL, 2019 yılında 2 milyon 172 bin TL, 2020 yılında 3 milyon 60 bin TL olması öngörülmüştür. Hizmet binası ve taşıt kirası, araç-gereç alımı gideri başlangıç yılı 2018 için 1 milyon 645 bin TL, 2019 için 1 milyon 555 bin TL, 2020 yılı için 1 milyon 675 bin TL ödenmesi hesaplanmıştır. Personel gideri dışında yurtiçi ve yurtdışındaki denetçilere ödeme yapılacak olup yurtiçi denetçilere günde ortalama 700 TL, yurtdışı denetçilere günde 2000 TL ödenecektir. Böylece, Kamu İhale Kanunu kapsamı dışında bırakılan hizmet alımı gideri için 2018 yılında 670 bin TL, 2019 yılında 1 milyon 342 bin TL, 2020 yılında ise 2 milyon 106 bin TL ödenmesi hesaplanmıştır.

 

Bu maliyet ile kurum sayesinde hızlanacak başvuruların özel sektör ve kamuya mali getirisi kıyaslanmış mıdır? Bu Kurumun Türk Akreditasyon Kurumu ya da bir genel müdürlük bünyesinde devamı halinde, küresel helal ürün ve hizmet pazarında ülkemiz nasıl bir potansiyeli kaçırmaktadır? Bunun fizibilitesi de yapılmış mıdır, belirsizdir.

 

KURUMUN GELİRLERİ BAKIMINDAN;

 

Kurumun 2018 yılı için ortalama gelirinin 4 milyon 250 bin TL, 2019 yılı için 5 milyon 900 bin TL, 2020 yılı için 7 milyon 855 bin TL olabileceği hesaplanmıştır. Kuruma bu gelir dahilinde, genel bütçeden yılda 3 milyon TL aktarılacaktır. “Kurumun genel bütçeden alacağı 3 milyon TL aylık gelirinin kendi gelir-gider dengesini oturttuktan sonra 3 ile 5 yıl içinde ihtiyacının kalmayacağı” yönündeki öngörünün takipçisi olacağız. Kurum, gelir kalemleri kapsamında, akreditasyon faaliyetini gerçekleştirdiği uygunluk değerlendirme kuruluşlarının cirolarından pay alabilecek, kuruluş başına yıllık 8 bin 750 TL gelir elde edebilecektir. Buna göre; Kurumun ciro gelirinin 2019 yılında 350 bin TL, 2020 yılında 875 bin TL olması planlanmaktadır. Kurum, yurtiçi denetimden günde ortalama 2 bin TL, yurtdışı denetimden günde ortalama 3 bin 500 TL gelir elde edebilecektir. Toplamda Kurumun teşebbüs ve mülkiyet gelirinin 2018 yılında 1 milyon 250 bin TL, 2019 yılında 2 milyon 550 bin TL, 2020 yılında 3 milyon 980 bin TL olması öngörülmüştür.

 

2018 yılı Bütçe Yasa Tasarısı öncesinde kamuda tasarruf çağrısı yapan hükümet, bu tasarıyla bir kez daha israf kapısını aralamıştır. Kurum, helal belgelendirmesinden önce israfla anılacaktır. “Temsilde tasarruf olmaz” söyleminin bütçeye yükü bu Helal Akreditasyon Kurumu tasarıyla artmıştır. Kurumun bir bakanlık içinde kurulabilecek bir daire başkanlığı ya da genel müdürlük düzeyinde çalışmaması, AB Bakanlığı bünyesindeki Türk Akreditasyon Kurumu altında faaliyet göstermeyecek olması, ayrı bir bina giderine, yeni teşrifat harcamalarına, yeni kamu araçlarına, yeni makam maaşlarına, ödenek ve tazminatlarına işaret etmektedir. Tasarı, Kurumu dışarıdan alacağı ve sınırı konmayan hizmetlerde Kamu İhale Kanunu hükümlerinden muaf tutmakta, istediği sayıda yurtdışı ofisi açmasına olanak tanımakta, yeni daire başkanlıkları kurmaktadır.

 

Tasarıya iktidar partisi önergesiyle eklenen geçiçi madde yoluyla, Kanunun yürürlük tarihi itibariyle, halihazırda diğer kamu kurumlarında uzman kadrosunda olan ve şartları taşıyan en çok 5 kamu görevlisinin Helal Akreditasyon Uzmanı olarak atanabileceği de hükme bağlanmıştır. Komisyonda bu geçici madde yoluyla Helal Akreditasyon Kurumu’nun kuruluş ve teşkilatlanma sürecinde deneyimli uzmanlardan bir defaya mahsus yararlanılmasının amaçlandığı belirtilmiştir.

 

Tasarının 13 üncü maddesiyle; Kurumun, dışarıdan alacağı uzmanlık, bilirkişilik hizmetlerinde Kamu İhale Kanunu hükümlerinden muaf tutulması hükmünün ilerleyen yıllarda ne kadar kullanılacağı, kamu kaynaklarının “hizmet alımı” yoluyla israf edilip edilmeyeceği, bu hizmetlerin kamu içinden karşılanıp karşılanmayacağını takip edeceğiz.

 

Tasarının 5 inci maddesinde düzenlendiği üzere, Yönetim Kurulu Başkanı kamudan atanmadığı takdirde maaşı Devlet Personel Başkanıyla eşdeğer sayılacaktır. Ek göstergesi, Genel İdare Hizmetleri Sınıfı içinde en yüksek üçüncü dilim olan 1/7000’e eşitlenecek ve Yönetim Kurulu toplantıları dahilinde, üyelere kamu iktisadi teşebbüsleri yönetim kurulu başkan ve üyelerine yapılan ödemeler aynı usul ve esaslar çerçevesinde yapılacaktır. Bu açıdan, Yönetim Kurulu Başkanına yapılacak ödemeler 10 bin Türk Lirası’na yaklaşacaktır. Kamudan gelen Başkan ve üyelere ise KİT Yönetim Kurulu Başkan ve üyelerine yapılan ödemeler aynen yapılacaktır.

 

Tasarıda öngörülen kurumun adı, Türkçe’nin devlette bir kez daha rafa kaldırıldığının kanıtıdır. Ayrı bir binası ve tabelası olacak kurum, dışarıdan bakan kişiye “Helal” in yanında “Akreditasyon” teriminin anlamını sorgulatabilecektir. Bir terimin yerleşik olması, onun özgün Türkçe karşılığını bulmaya engel değildir. “Milli Prodüktivite Merkezi” isim şokunu atlatamayan devlete şimdi de “Helal Akreditasyon Kurumu” gibi yabancı terimle dolu bir tabela asmak uygun değildir. Kurumların adlarına özgün Türkçe karşılık bulunmalıdır.

 

İrfan BAKIR                                                                        Kazım ARSLAN

Isparta Milletvekili                                                                Denizli Milletvekili

                                                          

 

 

Tahsin TARHAN                                                                  Tacettin BAYIR

Kocaeli Milletvekili                                                               İzmir Milletvekili                   


Rogg & Nok Haber Servisi:
E-Posta ile gönderilen veya direk Web sitesine yayınlanması için gönderilen yazıların fotoğraf gibi tüm demokratik protesto, bilgi, haber, yorum ve sosyal/siyasal içerikli paylaşımlar TC Anayasasının;
MADDE 25: "Düşünce ve Kanaat Hürriyeti";
MADDE 26: "Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti"
kapsamında Web sitemizde yapılmıştır.
Kişisel veya kurumsal Demokratik düşünce ve kanaatlerimiz engellenmesi ve/veya şiddet/baskı altına alınması, bu nedenle
"Yazar olan biz Hakkımızdaki veya kullanıcıların kullandıkları web sitesindeki yayınlanan haberler dolayısı ile olası her türlü anti-demokratik yasal girişimi",
TC Anayasası, AİHM ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kapsamında, her türlü yasal haklarımız saklı kalmak üzere, peşinen reddederiz…

OKUYUCU YORUMLARI

UYARI:Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.(Yorum Yapanın Taahütü)Yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Ad Soyad
E-Posta
Güvenlik Kodu: Guvenlik
Yorum
Copyright ©2010 - Tüm hakları saklıdır.
PHP Haber Sitesi Türkiye Tasarım
Rogg&Nok Haber- Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz Ve kaynak gösterilmeden Alıntı Yapılamaz. Yayınlanan Tüm Haber Ve Açıklamalar İlk Kaynaktan Ulaştırılan Açıklamalardır. Sitemiz Bu Açıklamalara Ekleme Veya Müdahelede Bulunmadan Yayınlar. Yorum,Makale, Sizden Gelenler Bölümündeki Yazılardan Yazanlar Sorumludur. Harici Bilgiler Ayrı Bir Sayfada Açılır. Rogg&Nok Haber Bu Linkler Ve İçeriklerinden Sorumlu Değildir.Her Türlü Haber Ve İletişim İçin roggnok@gmail.com Adresini kullanabilirsiniz. Sitemizden Daha İyi Yararlanabilmek için Gizlilik İlekeleri Ve Yayın Prensiplerimzi Okuyunuz. En İyi İnt Exp 8+ 1024x768 Görüntülenir