12 Aralık 2018 Çarşamba 18:36:25
» Mustafa Solak: BİR YOLCUNUN ANILARI: “UNUTULMAYAN YILLAR”

Mustafa Solak: BİR YOLCUNUN ANILARI: “UNUTULMAYAN YILLAR”

...
Paylas
http://www.bagimsizozgurmedya.com
Mustafa Solak:  BİR YOLCUNUN ANILARI: “UNUTULMAYAN YILLAR”
http://www.bagimsizozgurmedya.com/turkhaber.html
Kültür-Sanat - 02 Ocak 2018, Salı 22:06:47
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

...

Yayınevi: Ürün Yayınları                  

 

1953 yılında Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı eski adı Zerk yeni adı Çaltepe köyünde doğan İsmail Sarıtaş, çocukuğunu, devrimci mücadelesini, köyünü, memleketine duyduğu hasreti “Unutulmayan Yıllar” kitabında biraraya getirdi. Yazarımız devrimci mücadlesinin amacını şu söleriyle anlatır:

 

 

“Ülkeye dair umutlarımız ve düşlerimiz vardı. Eşitçe, hakça bir düzen için mücadele ediyorduk. Amacımız daha özgür bir ülke oluşturmaktı. Bir önceki kuşağın devrimci mirasını, bir sonraki kuşağa taşıma görevini üstlenmiştik. Tarihin diyalektik akışı bu yöndeydi ve biz tarihi yeniden yazmanın peşindeydik. ”

 

 

Kitap bir devrimci kişinin anıları üzerindne aslında günümüze dersler bırakmaktadır. Bugün Almanya’da yaşayan Sarıtaş, çocukluğundaki köyüne duyduğu hasreti şu sözleriyle belirtiyor:

 

 

“Bahar mevsiminin başlangıcından; güze kadar dört yıl oğlak ve kuzu, o yaştan sonra da koyun ve keçi güderek köyümün alı al, moru mor dağlarında çobanlık yaptım. Sarp yamaçlarda dolaştım. Yalçın kayalıklarda keklik gibi süzdüm. Bu sayede köyümün her karış toprağını, renk renk açan tüm çiçeklerini tanıdım. Hele hele derelerinin içinde akan berrak sularının önünde çektiğimiz setlerin ardından oluşan küçük göletlerde, köyün alt tarafından akan ırmakta yüzdüğümüz günleri nasıl unuturum? ”

 

 

Köyde kendisine verilen ilk önemli görev oğlak ve kuzu gütmektir. Bir nevi okumama olasılığına karşı çiftçiliğe hazırlık görevidir. Ama o okumaya heveslidir. İlkokula köyde başlar.

 

 

O yıllar Amerika’nın ülkemizdeki nüfuzunun yerleşmeye başladığı yıllardır. Sarıtaş, Amerika ile ilkokul sıralarında tanışır. Okulun hademesi Hamza Dayı, sobada öğrencilere Amerikan süt tozunu kaynatır. Süt tozu kaynatırken Amerika’ya küfür eder, sobayı yakarken tezeklere küfür eder.

 

 

Yazarımızın annesi çocuklarının okumasını isteyen, kendine güvenen birisidir ve çocuklarını toplayarak Tarsus’a gider. Tarsus’da simit satarak aile bütçesine katkı sunan yazar, yazları da dedesinden siyaset dersi alır. Adalet partisi iktidardadır ve dedesi bu partiyi öve öve anlatır. Hatta küçük İsmail’e bakanların ismini ezberletir.

 

 

Ortaokul sıralarında dedesinin sayesinde siyasete ısınan yazarımız lisede sol düşüncelerle tanıştır ve iktidardakileri ABD’nin en bekçiliğini yaptıkları için eleştirmeye, dahası bu eleştirisini eylemli olarak göstermeye başlar. Mücadelenin örgütlü verilmesine inanır ve ilk örgütlenmesi Ankara Tuzluçayır Güzelleştirme ve Yardımlaşma Derneği’ni kurarak olur.

 

 

Üniversite yılları devrimci mücadele açısından daha yoğun geçecektir. Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne gidip kaydını yaptırır. Daha ilk günden forum adı altında onları bir anfiye zorla toplayıp Komünizme savaş açtıklarını, böylelerini okul içinde yaşatmayacaklarını söyleyip, “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman oldukları” söylerler. Bu kadarla kurtulamaz ve bir gün arkadaşıyla  Cumhuriyet gazetesi okudukları için ülkücü öğrencilerce uyarılırlar. O dönemin atmosferini yansıtması açısından karşılaştıkları durumu yazarımızın kendi ağzından verelim:

 

 

“Ben tamam dedim, sonumuz geldi diye düşündüm. Bodruma indirildik. Bizi Cumhuriyet gazatesi okuduğumuz için öldürebileceklerini, bir daha Cumhuriyetle gelmememizi”, ilk ve son ihtar olduğunu söyleyerek serbest bıraktılar Okula devam mecburiyeti de yoktu. Can güvenliğimin olmaması nedeniyle uzun sure okula gitmedim.”

 

 

Ancak devrimci öğrenciler dernek kurup yeniden okula gitmeye başlamalarına kadar bu durum sürer.  

 

 

Küçük Moskova adının hikayesi

 

 

 

1977de seçim çalışması yapan MHP’nin minübüslerinden birisinin yolu Tuzluçayır’a düşer. Tuzluçayır Yolağzı’na kadar gelen şoför burada birilerine Mamak’a nasıl gidebileceğini sorar. Sorduğu kişiler de ona Tuzluçayır ilkokulu’nun arkasındaki çıkmaz sokağı gösterirler. Arabasıyla çıkmaz sokağa giren şoförü gören halk arkasından koşarak şoförü indirip döverler ve arabayı yakarlar. Bu olay sonrası Türkeş Tuzluçayır’ı “Küçük Moskova” olarak adlandırır.

 

 

Tuzluçayır’da Halkevini kurarlar. Tüm insanlarla bir dayanışma içindedirler. Mahallede evlenen gençlere gecekondu yaparlar. Hiç tiyatro görmemiş olan halkın ayağına tiyatroyu getirirler. Mahalleliye kendi tiyatro ekipleriyle  Kara Düzen adlı tiyatro oyunu sergilerler.

 

 

Mahalle de ilk zamanlarda Türkiye devrimci siyasetinin her renginden, her çizgisinden, her çevresinden insan vardı ve bunların hepsi de o yıllarda Halkevinin bünyesinde yer alır. Bu durum sol içi çatışmaların başlamasına kadar bu şekilde sürder Sol içi çatışmalar başladığında Halkevi çatısı altındaki o demokrat yapı da dağılır. Mahalledeki sol içi çatışma ve kavgalar halk tarafından şiddetle kınanmasına ve tepkiyle karşılanmasına ragmen önlenemez. Sarıtaş, bu noktada bu hastalık bizler tarafından bir türlü önlenemdi diyerek şöyle özeleştiri verir:

 

Şimdi düşünüyorum da; o dönemde bizim önleyemediğimiz sol içi şiddet belki de bizlm en büyük ayıbımızdı. Bu sol içi çatışmacı tarz, solun kitleselleşememesine, emekçi yığınların mücadelesinin düşük seviyede olmasına, toplumun soldan uzaklaşmasına sebep oluyordu.

 

 

Tuzluçayır’da halk desetğinde yürüyen bir devrimci mücadele vardır. Telli teyzelerin gecekondusunun duvarını siyasi sloganlarla yazdıklarında ev sahibi yazarımıza ve üşüyen  eşine  çay getirir.  Onlar kadının duvarını kirletirken o kızmak yerine çay ikram eder.

 

        

 

Tuzluçayır’ın turna sesli kızları

 

 

 

          Üniversiteli devrimci kızlar halkın kaderini paylaşmak için halkla kaynaşmaya önem verir. Hiç tanımadıkları Tuzluçayır Mahallesine gelip yoksul gecekondularda yaşayan insanların giyim kuşamlarına bürünüp halkın içine girerler. Halktan biri gibi davranmaları, onların güvenini kazanarak halkı devrimci mücadelenin içine çekmeleri  devrimci mücadelenin kitleselleşmesi için oldukça önemlidir. Zorluğa ragmen yüzleri gülümser. Sarıtaş’ın deyimiyle her gülücük adeta gökkuşağının tüm renklerini içinde taşır.  Onları devrimci kadın lider Rosa Lüksemburg’a benzetir.

 

 

              Sağlık Bakanlığı’nda işe başlayan yazarımız 80 darbesiyle yakalanacağını düşünerek istifa eder ve kaçak olarak ezgahlarda, pazarlarda çalışır. Almnaya’ya iltica başvuru kabul edildiğinde ise bir fabrikada işe başlar. Fakat o insanların kapializmin çarklarında öğütülmesine üzülür. Kapitalizmin insanı işine yabancılaşmasını şu sözleriyle aktararak yeni bir dünyanın mümkün olabileceğini göstermeye çalışır:

 

 

            “Fabrika paydos olup da insanlar duşunu aldıktan hemen sonra adeta koşar adım evlerine giderleri bir nevi modern köleliğin bir dayatmasydı. Fabrikaya gittiğim her gün “acaba birileri şu fabrikaları; insanların seve seve çalışmaya gideceği bir işyeri haline dönüştüremezler mi? diye düşünürdüm.”

 

 

            Fıkraları

 

      

            Yazarımız devrimci mücadelesi yansıtırken insanı güldüren noktaları da dile getirir. Köyünden ve yakın köylerinden fıkralarla okuyucunun ilgisini canlı tutar. Hele benim gibi yazarla yakın köylüyseniz kitabı elinizden bırakmanız zor olur. Çünkü yazarla beraber siz de yaşarsınız anlatılanları. Iki fıkrasını verelim. İlkiCuma Dayıdan olsun.

 

 

          Cuma Dayı’ya sorar :

 

 

“Baba öldüğünde cennete mi yoksa cehenneme mi gitmek istersin?”

 

 

Oğlunun sorduğu soruya karşılık Cuma Dayı gülümseyerek:

 

 

“Oğlum biz zaten bu dünyada cennette yaşıyoruz, bırak öte dünyanın cennetine de Köroğlu köylüleri gitsin.”

 

 

İkincisi de benim köyüm olan Soğukpınar’dan (Mamaş) gelen biri ile Musa Dayı arasıda yaşanan olsun.

 

 

Musa Dayı ilerden birinin köye yaklaştığını görür. Gelen adam yörenin insanıdır ve Musa Dayı’yı da tanımaktadır. Ancak Musa Dayı bir türlü adamı çıkaramaz. Misafire:

 

 

“Hoş geldin beyefendi. Nereden gelip, nereye gidiyorsun?” diye sorar.

 

 

Musa Dayı’nın kendisini tanımadığından emin olan adam onun inançlı ve itikatlı biri olduğunu da bildiği için:

 

 

“Hacı Bektaş’tan geliyorum. Şu karşı köye gideceğim, ancak dere yatağından akan selden korktuğum için ne yapacağımı bilmiyorum.”

 

 

Hacı Bektaş sözünü duyan Musa Dayı:

 

 

“Hoş geldiniz efendim” diyerek adamın eline sarılıp öper. Ardından çoraplarını ve ayakkabılarını çıkarır. Pantolonun paçalarını dizlerine kadar sıyırır. Sırtını adama dönerek:

 

 

“Sırtıma bin efendim, seni karşıya geçireyim.”

 

 

Adam genç olmasına rağmen Musa Dayı’nın sırtına biner. Musa Dayı zorlansa da sırtladığı adamı karşıya geçirir. Adamı sırtından indirip, çorap ve ayakkabılarını yeniden giyinirken adama sorar:

 

 

“Efendim siz kimlerdensiniz? Bugüne kadar hiç karşılaşmadık.”

 

 

Adam yüzünde muzipçe bir gülümsemeyle:

 

 

“Ne efendisi dayı? Ben komşu köyünüz Mamaş’lıyım. Selden korktuğum için böyle bir yalan uydurdum” diyerek oradan uzaklaşırken itikatının ve saflığının kurbanı olan Musa Dayı adamın ardından usturuplu bir küfür savurur.

 

         

 

      Şair yönü

 

 

 

         Özlemini, coşkusunu kitap da yer yer veren yazarımızın bir şiiri şöyledir.

 

 

 

BİR ESKİ ZAMAN KÖY DÜŞÜ

 

 

Kır bayır

Ve bire dört bile vermeyen

Boz tarlalar

Ve yamaçlarında koyun kuzu yayılan

Dumanlı dağlar

Karlı, boranlı dağlar.

Yılanlı dağı

Kurşuni rengi ve heybetiyle

Kaç eşkiya, kaç kaçakçı sakladı bağrında

Kimbilir.

Köroğlu boğazı

Geçit vermez kışın,

Kar kaplayan da

Yol vermez hasrete inat

Kapatırdı yolları.

Alnı ak yıldızlı, yeleleri al al

Bir doru tayı yarışırdı.

 

 

1953 yılında Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı eski adı Zerk yeni adı Çaltepe köyünde doğan İsmail Sarıtaş, çocukuğunu, devrimci mücadelesini, köyünü, memleketine duyduğu hasreti “Unutulmayan Yıllar” kitabında biraraya getirdi. Yazarımız devrimci mücadlesinin amacını şu söleriyle anlatır:

 

 

“Ülkeye dair umutlarımız ve düşlerimiz vardı. Eşitçe, hakça bir düzen için mücadele ediyorduk. Amacımız daha özgür bir ülke oluşturmaktı. Bir önceki kuşağın devrimci mirasını, bir sonraki kuşağa taşıma görevini üstlenmiştik. Tarihin diyalektik akışı bu yöndeydi ve biz tarihi yeniden yazmanın peşindeydik. ”

 

 

Kitap bir devrimci kişinin anıları üzerindne aslında günümüze dersler bırakmaktadır. Bugün Almanya’da yaşayan Sarıtaş, çocukluğundaki köyüne duyduğu hasreti şu sözleriyle belirtiyor:

 

 

“Bahar mevsiminin başlangıcından; güze kadar dört yıl oğlak ve kuzu, o yaştan sonra da koyun ve keçi güderek köyümün alı al, moru mor dağlarında çobanlık yaptım. Sarp yamaçlarda dolaştım. Yalçın kayalıklarda keklik gibi süzdüm. Bu sayede köyümün her karış toprağını, renk renk açan tüm çiçeklerini tanıdım. Hele hele derelerinin içinde akan berrak sularının önünde çektiğimiz setlerin ardından oluşan küçük göletlerde, köyün alt tarafından akan ırmakta yüzdüğümüz günleri nasıl unuturum? ”

 

 

Köyde kendisine verilen ilk önemli görev oğlak ve kuzu gütmektir. Bir nevi okumama olasılığına karşı çiftçiliğe hazırlık görevidir. Ama o okumaya heveslidir. İlkokula köyde başlar.

 

 

O yıllar Amerika’nın ülkemizdeki nüfuzunun yerleşmeye başladığı yıllardır. Sarıtaş, Amerika ile ilkokul sıralarında tanışır. Okulun hademesi Hamza Dayı, sobada öğrencilere Amerikan süt tozunu kaynatır. Süt tozu kaynatırken Amerika’ya küfür eder, sobayı yakarken tezeklere küfür eder.

 

 

Yazarımızın annesi çocuklarının okumasını isteyen, kendine güvenen birisidir ve çocuklarını toplayarak Tarsus’a gider. Tarsus’da simit satarak aile bütçesine katkı sunan yazar, yazları da dedesinden siyaset dersi alır. Adalet partisi iktidardadır ve dedesi bu partiyi öve öve anlatır. Hatta küçük İsmail’e bakanların ismini ezberletir.

 

 

Ortaokul sıralarında dedesinin sayesinde siyasete ısınan yazarımız lisede sol düşüncelerle tanıştır ve iktidardakileri ABD’nin en bekçiliğini yaptıkları için eleştirmeye, dahası bu eleştirisini eylemli olarak göstermeye başlar. Mücadelenin örgütlü verilmesine inanır ve ilk örgütlenmesi Ankara Tuzluçayır Güzelleştirme ve Yardımlaşma Derneği’ni kurarak olur.

 

 

Üniversite yılları devrimci mücadele açısından daha yoğun geçecektir. Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne gidip kaydını yaptırır. Daha ilk günden forum adı altında onları bir anfiye zorla toplayıp Komünizme savaş açtıklarını, böylelerini okul içinde yaşatmayacaklarını söyleyip, “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman oldukları” söylerler. Bu kadarla kurtulamaz ve bir gün arkadaşıyla  Cumhuriyet gazetesi okudukları için ülkücü öğrencilerce uyarılırlar. O dönemin atmosferini yansıtması açısından karşılaştıkları durumu yazarımızın kendi ağzından verelim:

 

 

“Ben tamam dedim, sonumuz geldi diye düşündüm. Bodruma indirildik. Bizi Cumhuriyet gazatesi okuduğumuz için öldürebileceklerini, bir daha Cumhuriyetle gelmememizi”, ilk ve son ihtar olduğunu söyleyerek serbest bıraktılar Okula devam mecburiyeti de yoktu. Can güvenliğimin olmaması nedeniyle uzun sure okula gitmedim.”

 

 

Ancak devrimci öğrenciler dernek kurup yeniden okula gitmeye başlamalarına kadar bu durum sürer.  

 

 

Küçük Moskova adının hikayesi

 

 

 

1977de seçim çalışması yapan MHP’nin minübüslerinden birisinin yolu Tuzluçayır’a düşer. Tuzluçayır Yolağzı’na kadar gelen şoför burada birilerine Mamak’a nasıl gidebileceğini sorar. Sorduğu kişiler de ona Tuzluçayır ilkokulu’nun arkasındaki çıkmaz sokağı gösterirler. Arabasıyla çıkmaz sokağa giren şoförü gören halk arkasından koşarak şoförü indirip döverler ve arabayı yakarlar. Bu olay sonrası Türkeş Tuzluçayır’ı “Küçük Moskova” olarak adlandırır.

 

 

Tuzluçayır’da Halkevini kurarlar. Tüm insanlarla bir dayanışma içindedirler. Mahallede evlenen gençlere gecekondu yaparlar. Hiç tiyatro görmemiş olan halkın ayağına tiyatroyu getirirler. Mahalleliye kendi tiyatro ekipleriyle  Kara Düzen adlı tiyatro oyunu sergilerler.

 

 

Mahalle de ilk zamanlarda Türkiye devrimci siyasetinin her renginden, her çizgisinden, her çevresinden insan vardı ve bunların hepsi de o yıllarda Halkevinin bünyesinde yer alır. Bu durum sol içi çatışmaların başlamasına kadar bu şekilde sürder Sol içi çatışmalar başladığında Halkevi çatısı altındaki o demokrat yapı da dağılır. Mahalledeki sol içi çatışma ve kavgalar halk tarafından şiddetle kınanmasına ve tepkiyle karşılanmasına ragmen önlenemez. Sarıtaş, bu noktada bu hastalık bizler tarafından bir türlü önlenemdi diyerek şöyle özeleştiri verir:

 

Şimdi düşünüyorum da; o dönemde bizim önleyemediğimiz sol içi şiddet belki de bizlm en büyük ayıbımızdı. Bu sol içi çatışmacı tarz, solun kitleselleşememesine, emekçi yığınların mücadelesinin düşük seviyede olmasına, toplumun soldan uzaklaşmasına sebep oluyordu.

 

 

Tuzluçayır’da halk desetğinde yürüyen bir devrimci mücadele vardır. Telli teyzelerin gecekondusunun duvarını siyasi sloganlarla yazdıklarında ev sahibi yazarımıza ve üşüyen  eşine  çay getirir.  Onlar kadının duvarını kirletirken o kızmak yerine çay ikram eder.

 

        

 

Tuzluçayır’ın turna sesli kızları

 

 

 

          Üniversiteli devrimci kızlar halkın kaderini paylaşmak için halkla kaynaşmaya önem verir. Hiç tanımadıkları Tuzluçayır Mahallesine gelip yoksul gecekondularda yaşayan insanların giyim kuşamlarına bürünüp halkın içine girerler. Halktan biri gibi davranmaları, onların güvenini kazanarak halkı devrimci mücadelenin içine çekmeleri  devrimci mücadelenin kitleselleşmesi için oldukça önemlidir. Zorluğa ragmen yüzleri gülümser. Sarıtaş’ın deyimiyle her gülücük adeta gökkuşağının tüm renklerini içinde taşır.  Onları devrimci kadın lider Rosa Lüksemburg’a benzetir.

 

 

              Sağlık Bakanlığı’nda işe başlayan yazarımız 80 darbesiyle yakalanacağını düşünerek istifa eder ve kaçak olarak ezgahlarda, pazarlarda çalışır. Almnaya’ya iltica başvuru kabul edildiğinde ise bir fabrikada işe başlar. Fakat o insanların kapializmin çarklarında öğütülmesine üzülür. Kapitalizmin insanı işine yabancılaşmasını şu sözleriyle aktararak yeni bir dünyanın mümkün olabileceğini göstermeye çalışır:

 

 

            “Fabrika paydos olup da insanlar duşunu aldıktan hemen sonra adeta koşar adım evlerine giderleri bir nevi modern köleliğin bir dayatmasydı. Fabrikaya gittiğim her gün “acaba birileri şu fabrikaları; insanların seve seve çalışmaya gideceği bir işyeri haline dönüştüremezler mi? diye düşünürdüm.”

 

 

            Fıkraları

 

      

            Yazarımız devrimci mücadelesi yansıtırken insanı güldüren noktaları da dile getirir. Köyünden ve yakın köylerinden fıkralarla okuyucunun ilgisini canlı tutar. Hele benim gibi yazarla yakın köylüyseniz kitabı elinizden bırakmanız zor olur. Çünkü yazarla beraber siz de yaşarsınız anlatılanları. Iki fıkrasını verelim. İlkiCuma Dayıdan olsun.

 

 

          Cuma Dayı’ya sorar :

 

 

“Baba öldüğünde cennete mi yoksa cehenneme mi gitmek istersin?”

 

 

Oğlunun sorduğu soruya karşılık Cuma Dayı gülümseyerek:

 

 

“Oğlum biz zaten bu dünyada cennette yaşıyoruz, bırak öte dünyanın cennetine de Köroğlu köylüleri gitsin.”

 

 

İkincisi de benim köyüm olan Soğukpınar’dan (Mamaş) gelen biri ile Musa Dayı arasıda yaşanan olsun.

 

 

Musa Dayı ilerden birinin köye yaklaştığını görür. Gelen adam yörenin insanıdır ve Musa Dayı’yı da tanımaktadır. Ancak Musa Dayı bir türlü adamı çıkaramaz. Misafire:

 

 

“Hoş geldin beyefendi. Nereden gelip, nereye gidiyorsun?” diye sorar.

 

 

Musa Dayı’nın kendisini tanımadığından emin olan adam onun inançlı ve itikatlı biri olduğunu da bildiği için:

 

 

“Hacı Bektaş’tan geliyorum. Şu karşı köye gideceğim, ancak dere yatağından akan selden korktuğum için ne yapacağımı bilmiyorum.”

 

 

Hacı Bektaş sözünü duyan Musa Dayı:

 

 

“Hoş geldiniz efendim” diyerek adamın eline sarılıp öper. Ardından çoraplarını ve ayakkabılarını çıkarır. Pantolonun paçalarını dizlerine kadar sıyırır. Sırtını adama dönerek:

 

 

“Sırtıma bin efendim, seni karşıya geçireyim.”

 

 

Adam genç olmasına rağmen Musa Dayı’nın sırtına biner. Musa Dayı zorlansa da sırtladığı adamı karşıya geçirir. Adamı sırtından indirip, çorap ve ayakkabılarını yeniden giyinirken adama sorar:

 

 

“Efendim siz kimlerdensiniz? Bugüne kadar hiç karşılaşmadık.”

 

 

Adam yüzünde muzipçe bir gülümsemeyle:

 

 

“Ne efendisi dayı? Ben komşu köyünüz Mamaş’lıyım. Selden korktuğum için böyle bir yalan uydurdum” diyerek oradan uzaklaşırken itikatının ve saflığının kurbanı olan Musa Dayı adamın ardından usturuplu bir küfür savurur.

 

         

 

      Şair yönü

 

 

 

         Özlemini, coşkusunu kitap da yer yer veren yazarımızın bir şiiri şöyledir.

 

 

 

BİR ESKİ ZAMAN KÖY DÜŞÜ

 

 

Kır bayır

Ve bire dört bile vermeyen

Boz tarlalar

Ve yamaçlarında koyun kuzu yayılan

Dumanlı dağlar

Karlı, boranlı dağlar.

Yılanlı dağı

Kurşuni rengi ve heybetiyle

Kaç eşkiya, kaç kaçakçı sakladı bağrında

Kimbilir.

Köroğlu boğazı

Geçit vermez kışın,

Kar kaplayan da

Yol vermez hasrete inat

Kapatırdı yolları.

Alnı ak yıldızlı, yeleleri al al

Bir doru tayı yarışırdı.

 

 Bilgilendiren : Mustafa Solak

 


Rogg & Nok Haber Servisi:- Rogg & Nok Bağımsı Özgür Fikir, Düşünce yazar Grubu

E-Posta ile gönderilen veya direk Web sitesine yayınlanması için gönderilen yazıların fotoğraf gibi tüm demokratik protesto, bilgi, haber, yorum ve sosyal/siyasal içerikli paylaşımlar TC Anayasasının;
MADDE 25: "Düşünce ve Kanaat Hürriyeti";
MADDE 26: "Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti"
kapsamında Web sitemizde yapılmıştır.
Kişisel veya kurumsal Demokratik düşünce ve kanaatlerimiz engellenmesi ve/veya şiddet/baskı altına alınması, bu nedenle
"Yazar olan biz Hakkımızdaki veya kullanıcıların kullandıkları web sitesindeki yayınlanan haberler dolayısı ile olası her türlü anti-demokratik yasal girişimi",
TC Anayasası, AİHM ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kapsamında, her türlü yasal haklarımız saklı kalmak üzere, peşinen reddederiz…

OKUYUCU YORUMLARI

UYARI:Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.(Yorum Yapanın Taahütü)Yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Ad Soyad
E-Posta
Güvenlik Kodu: Guvenlik
Yorum
Copyright ©2010 - Tüm hakları saklıdır.
PHP Haber Sitesi Türkiye Tasarım
Rogg&Nok Haber- Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz Ve kaynak gösterilmeden Alıntı Yapılamaz. Yayınlanan Tüm Haber Ve Açıklamalar İlk Kaynaktan Ulaştırılan Açıklamalardır. Sitemiz Bu Açıklamalara Ekleme Veya Müdahelede Bulunmadan Yayınlar. Yorum,Makale, Sizden Gelenler Bölümündeki Yazılardan Yazanlar Sorumludur. Harici Bilgiler Ayrı Bir Sayfada Açılır. Rogg&Nok Haber Bu Linkler Ve İçeriklerinden Sorumlu Değildir.Her Türlü Haber Ve İletişim İçin roggnok@gmail.com Adresini kullanabilirsiniz. Sitemizden Daha İyi Yararlanabilmek için Gizlilik İlekeleri Ve Yayın Prensiplerimzi Okuyunuz. En İyi İnt Exp 8+ 1024x768 Görüntülenir